Seçim günü üniversite sınavı var.Peki şimdi ne olacak.?

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “erken seçim” yapılması yönündeki çağrısının ardından, bugün Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda toplandı. Toplantının ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan açıklama yaptı ve erken seçim kararı olduğunu açıkladı. Erdoğan erken seçimin 24 Haziran 2018’de yapılacağını açıkladı. Ancak aynı gün ÖSYM’nin sınav takvimine göre, üniversite giriş sınavı olacak.

İşte ÖSYM’nin sitesindeki sınav takvimi:

Ayrıntılar geliyor…

 

Canan Karatay: Hz. Muhammed zamanında olsaydı…

Prof. Dr. Canan Karatay, şekerli ve gazlı içeceklerin karaciğerde yağlanmaya neden olduğunu belirterek, “Artık 10 yaşındaki çocukların karaciğerinde yağlanma var” dedi. Karatay, ‘Hazreti Muhammed zamanında olsaydı şekerli, gazlı içeceklerin haram olduğunu söylerdi’ ifadelerini kullandı.

İç Hastalıkları ve Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Canan Karatay, Gebze Belediyesi’nin kültür-sanat etkinlikleri kapsamında Gebze Kültür Merkezi’nde düzenlediği ‘Gerçek Tıbbın 10 Şifresi’ konulu konferansta sağlıklı beslenmenin sırlarını anlattı.

‘JAPON PATLICANI MUZİCEDİR’

ABD’de yaşayan dünyaca ünlü doktor Mehmet Öz’ün ‘Japon patlıcanı mucizedir’ açıklamasını eleştiren Prof. Dr. Canan Karatay, “Sağlığımızı kendi elimizde tutacağız. Sebebine gelince; vücudumuzun nasıl işlediğini doğal olarak bilince, sorunları çözeriz. Yok o şunu ye dedi, yok bu onu ye dedi, şunu yerseniz mucizedir, ABD’de yaşayan meşhur kalp cerrahımız ‘Japon patlıcanı mucizedir’; bunların hiçbir gerçekliği yoktur. Mucize diye bir şey olmaz. Mucize diye bir gıda olmaz, bir ot olmaz. Hepsi kandırmacadır, aldatmacadır ve hepsi ticaridir, haberiniz olsun. İnsan vücudu sağlıklı olduğu sürece hücreler normal çalıştığı sürece, bir kalp doktoru olarak, iç hastalıkları profesörü olarak zaten mucizeye ihtiyacınız kalmıyor. Mucize diye bir şey yok” diye konuştu.

HZ. MUHAMMED ZAMANINDA OLSAYDI HEPSİNE HARAM DERDİ

Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanmasını da anlatan Prof. Dr. Karatay, “Ben 51 yıllık hekimim. Zamanında bira göbeği, alkol göbeği denirdi. Hakikaten birayı çok içenler, alkolü çok kullananların karaciğeri yağlanırdı. Fakat şimdi artık 10 yaşındaki çocukların karaciğerinde yağlanma var. 10 yaşındaki çocuklar alkol almıyorlar. Şekerli, gazlı içecekler alıyorlar. 1-2 yaşından itibaren doğum günü partilerinde bunlara arz ediliyor, bunlar da bunun bağımlılığına başlıyorlar. Dolayısıyla hem çocuklarımızın hem halkımızın alkolüdür. Hazreti Muhammed zamanında olsaydı şekerli, gazlı içeceklerin haram olduğunu söylerdi. Bunu ben Diyanet İşleri Başkanı’na da söyledim. Çocuklarımıza C vitamini vermeyecek miyiz diye sorular geliyor. Meyve sularının C vitamini kaynağı olduğu halkımıza senelerce söylendi. Halkımız da yıllardır çocuklarına meyve sularını verip kendileri içiyor ve göbekler de yağlanıyor” dedi.

Prof. Dr. Canan Karatay, hastalıkları düzeltmenin kişinin elinde olduğunu ifade ederek, şöyle konuştu:

‘BUNU UNUTMAYIN’

“Şekerler ve her türlü un, yağ olarak depo edilir. Bunu unutmayın. Her türlü ekmekler, yok kırmızı un, yok kepek unu, yok şu unu, bu unu yani un haline geldiği anda her türlü şekerli sıvı içecekler de hepsi trigliseritleri yükseltir. Bunlar vücudumuzda yağ olarak depo edilir, hastalıkların temeli atılmış olur. Gözde katarakt, felç, beyinde pıhtı atması, kalp hastalıkları, akciğer hastalıklarına neden olur. Bacaklarda diz ağrıları, ayaklarda damar bozuklukları, deri hastalıkları ve meme kanseri, rahim kanseri, prostat kanseri, mesane kanseri, yemek borusu kanseri ve karaciğer kanserine neden olur.

Bunların tümü kendi elimizdedir ve önlemek kendi elimizdedir. Hastalanmışsak da düzelmek elimizdedir. Hiçbiri genetik değildir.”

kaynak; DHA

Kızılderili ve Ay Üssü

1957 yılında Amerika’nın güneyine araştırma yapmak üzere üs kuran Nasa ‘yı birgün küçük bir kızılderili çoçuk farkeder ve koşa koşa epeyce uzakta bulunan kamplarına gidip Büyükbabasına haber verir. -Büyükbaba, beyaz adamlar gelmiş, aşağıdaki vadide gördüm… Çok kalabalıklar ve birşeyler yapıyorlar. Yaşlı kızılderili homurdanmaya başlar, belli ki epeyce sinirlenmiştir.-Onlarla konuştun mu?-Hayır, beni görmediler. Ben büyüktepenin üzerinden onları izledim.-O zaman yarın yanlarına git ve orada ne aradıklarını sor.

Küçük kızılderili ertesi sabah yola koyulur.Üsse varır ve beyaz adamlardan birinin yanına gidip; -Burada ne yapıyorsunuz? diye sorar Beyaz adamlardan birkaçı küçük kızılderilinin basını okşarlarlar, ona gülümserler ve; -Hani geceleri gökyüzünde parlayan birşey var ya, biz buradan onu seyrediyoruz. -Ay’ımı?! peki ama neden? Adamlar küçük çocuğun sorusunu yine gülümseyerek yanıtlarlar. -İleride… çok yıllar sonra buradan oraya insanları götürebilmek ve orada yeni bir hayat kurabilmek için… Anladın mı? Küçük kızılderili şaşkınlığını gizlemeye çalışarak”Anladım” der ve koşa koşa uzaklaşır. Öyle hızlı koşmuştur ki, kampa geldiğinde konuşamaz haldedir. Hemen büyükbabasının yanına gider ve kendisine söylenenleri bir bir anlatır. Yaşlı kızılderili torunununanlattıklarını dinledikten sonra iyice sinirlenir, bağırıp çağırmaya başlar. Ertesi sabah yine torununu yanına çağırır , hayvan derisi üzerine kızgın bir çubukla ve kendi lisanınca yazdığı not u torununa uzatarak der ki;-Bunu al, beyaz adamlara götür ve onlara de ki;” Bunu büyükbabam gönderdi… Oraya, yani ay a gittiğinizde bunu oradakilere verecekmişsiniz” Küçük kızılderili kendisine söyleneni aynen yapar.

Üs deki beyaz adamlardan birine notu verir, Büyükbabasının söylediklerini de iletir ve yine koşaradım uzaklaşır. Üs çalışanları, belli bölümleri yakılmış deri parçasına bakıp, bakıp saatlerce gülerler. Ancak aradan bir kaç gün geçtikten sonra, yaşlı kızılderilinin o notla, sözde ayda yaşayanlara nasıl bir mesaj iletmek istedigini merak etmeye başlarlar. Bu merak günden güne öylesine büyür ki, bir tercüman çağırmaya karar verirler. Tercüman geldiğinde herkes bir araya toplanır ve merakla beklemeye başlarlar. Bu arada gülüşmeler hala ara ara devam etmektedir. Tercüman deri parçasını eline alır , okur ve ağlamaya başlar. Herkez şaşkındır, gülüşmeler yeriniiyiden iyiye meraka bırakmıştır. Tercüman yaşlı gözlerini kalabalığa çevirir ve der ki; -Not aynen şöyle; “Bu adamlara dikkat edin, elinizden topraklarınızı almaya geliyorlar!”

Takdir

Öğretmen, lise son sınıf öğrencilerinin her birine, kendisinin ve başkalarının hayatında yarattıkları farkı onlara söyleyerek ne kadar değerli olduklarını ifade etmeye karar verdi. Her öğrenciyi birer birer sınıfın önüne çağırdı. Önce onlara kendisi ve sınıf için nasıl fark yarattıklarını söyledi. Her öğrenciyi özel olarak takdir etti. Sonra her birinin göğsüne altın harflerle yazılı ‘Ben Fark Yaratan Bir İnsanım’ yazılı mavi bir kurdele taktı.Sonra, takdir edilmenin toplumda nasıl bir etki yaratacağını görmek için bir ders projesi gerçekleştirmeye karar verdi. Her öğrenciye üç kurdele daha verdi. Kendi çevrelerinde bu takdir seremonisini yapmalarını söyledi..Bir haftanın sonunda öğrenciler sonuçlarıyla birlikte sınıfta sunum yapacaklardı.Sınıftaki çocuklardan biri bir şirkette alt derecede yönetici olarak çalışan bir adama gitti.

Ona kendisine kariyer planlamasında yardımcı olduğu için şükran duyduğunu söyledi ve göğsüne mavi kurdele taktı. Sonra ona iki kurdele daha verdi. ‘Takdir etmekle ilgili bir sınıf projemiz var’ dedi. Onun da takdir ettiği bir kişiye gidip göğsüne mavi bir kurdeletakmasını ve üçüncü kurdeleyi ona verip onun da aynı şeyi bir başkasına yapmasını söyledi. Takdir seremonisi böylece sürüp gitmeliydi. Genç yöneticiden kendisini de sonuçtan haberdar etmesini rica etti.Aynı gün akşama doğru, genç yönetici, üst düzey yöneticisinin odasına gitti. Üst düzey yönetici asık suratlı ve huysuz bir insan olarak tanınıyordu. Genç adam, yöneticisine oturmasını rica etti ve yaratıcı bir dehaya sahip olduğu için ona hayranlık duyduğunu ifade etti. Yönetici şaşkınlık içindeydi. Genç yönetici mavi kurdeleyi göğsüne takmak için izin istedi.

Şaşkın vaziyetteki üst düzey yönetici ‘Tabii, olur’ dedi. Genç yönetici mavi kurdeleyi, patronunun ceketine, yüreğinin üzerinde bir yere taktı. Üçüncü kurdeleyi de ona uzatarak, ‘Bana bir iyilik yapar mısınız? Bu ekstra kurdeleyi alıp, takdir etmek istediğiniz birinin göğsüne takar mısınız? Bu kurdeleleri bana veren liseli çocuk bir okul projesi hazırlıyor ve takdir seremonisinin insanları nasıl etkilediğini araştırıyor’ dedi.O akşam, üst düzey yönetici evine geldi ve on dört yaşındaki oğluna kendisiyle konuşmak istediğini söyledi.’Bugün başıma olağanüstü bir şey geldi. Ofisimde oturuyordum ve genç yöneticilerimden biri odama girdi. Bana hayranlık duyduğunu yaratıcı bir deha olduğum için bana mavi bir kurdele taktı. Düşünebiliyor musun? Benim yaratıcı bir deha olduğumu düşünüyor. Sonra üzerinde ‘Ben Fark Yaratan Bir İnsanım’ yazan bu kurdeleyi ceketime, yüreğimin tam üzerine iliştirdi. Bana fazladan bir kurdele daha verdi ve benim de takdir ettiğim birisini bulmamı söyledi. Eve gelirken arabada kurdeleyi kime takacağımı düşünüyordum ve seni düşündüm. Seni takdir etmek istiyorum’ dedi.’İş hayatında günlerim çok yorucu geçiyor. Eve geldiğimde sana pek fazla ilgi gösteremiyorum.

Bazen sana okul notların iyi olmadığı ya da odan çok dağınık olduğu için bağırıyorum, ama bu akşam, seninle beraber olmak istiyorum ve sana hayatımda nasıl fark yarattığını söylemek istiyorum.Annen ve sen hayatımdaki en önemli insanlarsınız. Sen harika bir evlatsın ve seni seviyorum!’Çocuk şaşkınlık içindeydi ve ağlamaya başladı, ağlıyor ağlıyor ağlıyordu. Ağlamasını durduramayarak hıçkırıklara boğulmuş, katıla katıla ağlıyordu.. Tüm bedeni hıçkırıklarla sarsılıyordu. Gözyaşları kucağına damlarken, başını babasına doğru kaldırdı, titrek bir sesle, ‘Ben de yarın intihar etmeyi planlıyordum baba. Çünkü beni sevmediğini düşünüyordum.’ Babanın takdiri, çocuğun hayatında büyük fark yaratmıştı. Yaşamla ölüm arasında bir fark.Herkes takdir edilmek ister ama takdir etmek konusunda cimriyizdir nedense.

Daha doğrusu birisiyle ilgili olumlu düşünce ve duygularımızı dile getirmeyi pek aklımıza getirmez, nasıl olsa onların bunu bildiklerini ya da hissedeceklerini varsayarız.Bugün fark yaratan bir insan olabiliriz.. Sevdiklerini, hatta çok yakından tanımadığın halde takdir ettiğin kişileri takdir etmek için adım atabiliriz.. Takdir edilmek yaşama sevincini ve gücünü artırıyor.İster mavi kurdeleyi, ister kırmızı kalpli mavi kurdeleyi takdirinin sembolü olarak ver sevdiklerine, öğrencilerine, çalışanlarına, patronuna, bakkalına, kapıcına. Birilerine ‘iyi ki varsın’ dediğimizde kendi varlığımızı da onaylamış oluyoruz. Var eden var olur. Varolmanın dayanılmaz hafifliği bu.

Ankara – İstanbul – İzmir

Ankara, En iyi kalpli üvey ana Bu şehri bu kadar yalın anlatan başka bir şey olamaz sanırım.Sorumlulukları nı bilen, asla kötü davranmayan ama sonuçta bir üvey anaolan Ankara. Bu şehirde insanlar bekler. Emekliliği, askerin bitmesini, rüşvetin gelmesini, gönderdiğiniz evrakın cevaplanmasını , suskun devletin konuşmasını beklerler. Taşı çatlatacak bir sabırla bir şeyleri beklerler, kim bilir bekledikleri hayattır. Belki denizi görselerdi beklemezlerdi. Denizi su sanırlar. Suyu görmek için göllerin kıyısına gidersiniz ama su ufka uzanmaz.

Bir suyu deniz yapan ufuk yoktur Ankara’nın göllerinde. Oysa ne önemlidir suyun hiç bitmemesi ve uysal bir sevgili gibi gökyüzüyle birleşmesi. O vaatkar ufuk çizgisi, o nasıl güzeldir. Herzaman ötelerde bir şey olduğunu fısıldayan o şehvetli çizgi. İnsanlarAnkara’ da beklerler, kim bilir bekledikleri hayattır. İstanbul’ da ise durum daha
vahimdir.

Hayat sanki bir adım ötede duruyor gibidir. Doğruya doğru, dünyanın en güzel şehridir İstanbul, ama hayat eli çabuk davranır. Daha siz elinizi uzatmadan işveli bir kadın gibi kaçar gider. Bu yüzden hırsla kovalarlar hayatı İstanbullular. Beklediği şeyin belki de hiç gelmeyeceğini söyleyen şeytani fısıltıya rağmen, Ankaralının dingin tevekküllü bekleyişinde bir huzur vardır. Ama İstanbullunun hırslı kovalamacasında
ne huzur vardır ne de tatmin. Dünyanın en güzel şehri hemen kol mesafesindeyken kendilerini yiyip yutan bir kovalamacanın içinde kaybolur giderler. Hayat kaçar, onlar kovalar. Ama İzmir… İzmir’de hayat beklenmez,kovalanmazda.

O zaten sizinle beraberdir. Ufkun ötesini muştulayan bir deniz vardır. Mutlulukla dolu, sakin bir sevişmenin tadındadır körfez. Körfez vapurlarının sakin gidişinde hırslarınız yok olur, kovalamayı bırakırsınız, hatta martılara gevrek atacak kadar iyilikle dolarsınız. Ne varsa bu şehirde, bayatlamış vapur çayı bile nektar olur. Hafta sonları denize doğru bir göç başlar.”Ey hayat, biz Çeşme’ye gidiyoruz sen de arkadan gel” der. İzmirliler muzipçe. Ve ne gariptir ki hayat, uslu bir çocuk gibi onların peşinden gider. Ne garip, uçak biletinin üzerinde adımın hemen yanında yazan IZM harflerine sevgiyle bakıyorum. Sabırsızım, sevgilisine kavuşacak aşıklar kadar.

Cemal Süreya

Güzel Bir Ders Yine Japonyadan

Japonya’da bir çocuk 10 yaslarindayken bir trafik kazasi geçirmis ve sol kolunu kaybetmis. Oysa çocugun büyük bir ideali varmis. Büyüyünce iyi bir judo ustasi olmak istiyormus. Sol kolunu kaybetmekle birlikte, bu hayali de yikilan çocugunun büyük bir depresyona girdigini gören babasi, Japonya’nin ünlü bir Judo ustasina gidip yapilacak bir seyin olup olmadigini sormus..Hoca: Getir çocugu ..bir bakalim, demis. Ertesi gün baba-ogul varmislar hocanin yanina.. Hoca çocugu süzmüs ve: Tamam demis..yarin esyalarini getir, çalismalara basliyoruz. Ertesi gün çocuk geldiginde hocasi ona bir hareket göstermis ve ‘bu hareketi çalis ‘demis. Çocuk bir hafta ayni hareketi çalismis..

Sonra hocasinin yanina gitmis. Bu hareketi ögrendim baska hareket göstermeyecek misiniz?’ diye sormus.Hocanin cevabi: -Çalismaya devam et olmus… 2 ay,3 ay,6 ay derken çocuk okuldaki bir yilini doldurmus..Çocuk bu bir yil boyunca hep o ayni hareketi tekrarlamis.Hocanin yanina tekrar gitmis:Hocam bir yildir ayni hareketi yapiyorum bana baska hareket göstermeyecek misiniz? – Sen ayni hareketi çalis oglum .

Zamani gelince yeni harekete geçeriz..2 yil ,3 yil, 5 yil derken çocuk judodaki 10. yilini doldurmus. Bir gün hocasi yanina gelip. …’Hazir ol ! ‘ demis..’Seni büyük turnuvaya yazdirdim. Yarın maça çikacaksin!’.. Delikanli şok olmuş.. Hem sol kolu yok hem de judo da bildigi tek hareket var.Ünlü judocularin katildigi turnuvada hiçbir sansinin olmayacagini düsünmüs; ama hocasina saygisindan ses çikarmamis.Turnuvanin ilk günü delikanli ilk müsabakasina çikmis. Rakibine bildigi tek hareketi yapmis ve kazanmis. Derken.. ikinci ,üçüncü maç….çeyrek, yari final ve final… Finalde delikanlinin karsisina ülkenin son on yilin yenilmeyen sampiyonu çikmis. ….

Tam bir üstat delikanli dayanamayip hocasini yanina kosmus.. ‘Hocam hasbel kader buraya kadar geldik ama rakibime bir bakin hele.. Bende ise bir kol eksik ve bildigim tek bir hareket var.. bu kadar bana yeter.. bari çikip ta rezil olmayayim izin verin turnuvadan çekileyim..’ -Olmaz demis hocasi. Kendine güven,çik dövüs. Yenilirsen de namusunla yenil Çaresiz çikmis müsabakaya. Maç baslamis. Delikanli yine bildigi o tek hareketi yapmis ve tak.!
Yenmis rakibini sampiyon olmus.Kupayi aldiktan sonra hocasinin yanina kosmus: -Hocam nasil oldu bu is..? Benim bir kolum yok ve bildigim tek bir hareket var. Nasil oldu da ben kazandim.?

Bak oglum 10 yildir o hareketi çalisiyordun. O kadar çok çalistin ki, artik yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok.Bu bir, ikincisi de o hareketin tek bir karsi hareketi vardir.Onun için de rakibinin senin sol kolundan tutmasi gerekir.! Bunu anlatan dostumuz bir de sunu ekledi: ‘Insanlarin eksiklikleri bazen , ayni zamanda en güçlü taraflari olabilir: Ama yeter ki bu eksiklik kafalarinda olmasin..!!

Hayat Treni

Yaşam bir tren yolculuğuna benzer: inilir binilir, kazalar olur,Bazı duraklarda sürprizlerle ve bazı duraklarda ise üzüntü İle karşılaşılır. Doğup ta bu trene bindiğimizde,bazı kişilerle karşılaşırız ve Bütün yolculuk boyunca onların bizimle beraber olacaklarını Sanırız. Bunlar anne ve babalarımızdır! Maalesef gerçek tamamen değişiktir. Onlar bir istasyonda inerler ve bizleri sevgi ve muhabbetlerinden, Dostluk ve tol arkadaşlıklarından mahrum bırakırlar.
Bununla birlikte bu trene yeni binenler de olur ve bizim için önemli olurlar.

Bunlar kız ve erkek kardeşlerimiz,dostlarımız ve sevdiğimiz tüm iyi insanlardır. Bazıları bu yolculuğu küçük bir gezinti gibi düşünürler. Bazıları da bu yolculuk sırasında üzülürler. Bazıları ise yanınızdadır ve ihtiyacı olanlara yardım için hazır bulunurlar. Bazıları yolda inerler ve geride sürekli bir özlem bırakırlar…. Bazıları ise binerler ve inerler.Biz onları sadece kısa bir an için görebiliriz… Sevdiğimiz bazı yol arkadaşlarımızın başka bir vagonda oturduklarını ve yolculuk boyunca bizi yalnız bıraktıklarında şaşkınlığa uğrarız..Elbette ki tren içinde onları aramamıza hiç kimse engel olamaz.

Bazen de onların yanına başkaları oturmuş olduğundan,bize yanlarına oturmak için yer kalmaz. Önemli değil…yolculuk böyledir: meydan okumalar, hayaller, ümitler, vedalar…. hem de dönüşü olmayan. Bu yolculuğu en güzel şekilde yapmaya gayret edelim. Yol arkadaşlarımızı anlamaya çalışalım ve her birinin iyi taraflarını bulmaya çalışalım. Unutmayalım ki yolculuğun her safhasında yol arkadaşlarımızdan birisi müşkül bir duruma düşebilir ve bizim yardımımıza ihtiyaç duyabilir.Bizimde bocaladığımız zamanlar olacak ve bize de destekleyecek olacak birileriolacaktır. Bu yolculuğun en esrarlı tarafı,hiç birimizin bu trenden ne zaman ineceğimizi bilmememizdir. Elbette yol arkadaşlarımızın da ne zaman ineceklerini bilemeyiz.Hemen yanımızda oturmuş olsalar bile.Eminim ki trenden indiğimde ….çok üzüleceğim!Trende karşılaştığım tüm dostlardan ayrılmak,yakınlarımı yalnız bırakmak çok acı olacak.

Ancak bir gün büyük istasyona vardığımda onları, trene bindiklerinde yanlarında olmayan bagajları ile birlikte görebileceğimi biliyorum.Aksine onların bagajlarını büyütmek ve zenginleştirmek için yardımcı olmakla mutlu olacağım. Benim canım dostlarım, mümkün olduğu kadar güzel bir yolculuk yapalım ve trenden indiğimizde iyi bir hatıra bırakmaya gayret edelim.Aynı trende bulunduğumuz bütün yol arkadaşlarıma…
İYİ YOLCULUK…

Hayat Kat Kattır

Evvel zaman içinde Memleketin birinde 90 yaşlarında fakat çok dinç ve genç görünümlü bir adam yaşarmış? Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış “bu gençliğin sırrı nedir” diye. İhtiyar delikanlı güler geçermiş her soruldukça bu soruya…Ama sorular sık, soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki. Düşünmüş nasıl anlatırım bu sırrımı kolayca herkese. Sonra karar vermiş tüm meraklıları yemeğe davet etmeye evine.”Bu davette size sırrımı açıklayacağım” demiş.

Herkes merakla davete gelmiş.Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş.Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş.Herkes konu ne zaman açılacak diye merak ederken adamcağız huri gibi sevimli hanımına seslenmiş.”Hatun , şu kilerden bir karpuz getirirmisin bize sana zahmet!..” Hanım hemen doğrulmuş kilere giderek kaş ile göz arasında gidip bir karpuz getirmiş. Adamcağız şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da :” Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka getirir misin bir zahmet” demiş. Hanım onu götürmüş bir tane daha getirmiş.Adam onu da bir yoklamış yine beğenmemiş.
“Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin” demiş. Başka istemiş?. Bu böylece dört sefer daha tekrarlanmış . Dedemiz beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş?. Herkes karpuzunu afiyetle yerken bizim dedicik sormuş.”Eeeee?. Arkadaşlar işte benim gençliğimin sırrı burada anladınız mı??” Herkes birbirinin yüzüne bakmış.

Kimse bişey anlamamış..”Aman dede demişler nerde? Anlamadık biz bu sırrı!” Dedecik gülmüş.”Efendiler” demiş”O gördüğünüz karpuz kilerde bir tanecikti, tekti. Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu.Bir kere bile (aman be adam, delimisin nesin şu tek karpuzu ne taşıtttırıyorsun bana defalarca…) demedi. Beni sizin önünüzde mahcup duruma düşürmedi.İşte bütün bu gençliğimi hanımıma borçluyum.””Biz birbirimizi hiç başkalarının önünde zor duruma düşürmeyiz.

Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya yansıtmayız.Hep birbirimize destek olur, dert ortağı olur, yardım ederiz. Birbirimizle ilgili olan problemleri yine birbirimize anlatırız.İyi kötü her olayı da birlikte paylaşırız.” Demiş.
SENİN NE ANLATTIĞIN DEĞİL, İNSANLARIN NE ANLADIĞI ÖNEMLİDİR. SENİ ANLAYAN BİRİNE ANLAT. ANLAŞILMIYORSAN SUS Kİ, ANLATTIĞINI ANLATMAK ZORUNDA KALMAYASIN!!!!

HANGİSİ

Juan, motosikleti ile Meksika sınırına gelir.Arkasındaki iki büyük çantayı gören sınır polisi şüphelenir ve içinde ne olduğunu sorar.Juan: ‘Yalnızca kum’, diye yanıt verince polis: – Aç bakalım çantaları, der.
Juan çantaları açar, polis didik didik kontrol etmesine rağmen kumdan başka birşey bulamaz çantada! Bununla yetinmeyen polis, gece yarısına kadar kumu her tür tahlilden geçirtir ancak saf kumdan başka birşey yoktur!

Polis, çantalarını Juan’a geri verir ve sınırdan geçmesine izin verir. Ertesi gün Juan Motosikletinin arkasında iki büyük çantayla tekrar sınırda belirir. Polis Juan’ı gene durdurur, didik didik arar, birşey bulamaz ve Juan’ı
serbest bırakmak zorunda kalır. Bu olay, polis emek liolana dek yıllarca devam eder! Bir gün emekli polis Meksika’da bir barda otururken Juan’ın içeri girdiğini görür ve derhal yakasına yapışır; -Senin yıllardır birşeyler kaçırdığından eminim.

Çıldıracağım Geceleri uyku uyuyamıyordum senin yüzünden. Lütfen anlat bana ne kaçırdığını. Aramızda kalacağınaemin olabilirsin. Juan gülümseyerek yanıtlar: ‘Motosiklet’ DETAYLA BOĞUŞURKEN ÖZÜ KAÇIRMAYALIM. ESAS AKIL Bir akil hastanesini ziyareti sirasinda, adamin biri sorar:- Bir insanin akil hastanesine yatip yatmayacagini nasil belirliyorsunuz? Doktor: – Bir kuveti su ile dolduruyoruz.

Sonra hastaya uc sey veriyoruz. Bir kasik, bir fincan ve bir kova. Sonra da kisiye kuveti nasil bosaltmayi tercih ettigini soruyoruz. Siz NE yapardiniz? Adam: – Ooo! Anladim. Normal bir insan kovayi tercih eder. Cunku kova kasik ve fincandan buyuk. — Hayir, der doktor. Normal bir insan kuvetin tipasini ceker. AKIL SADECE BİZE SUNULANLARİN DİSİNDA COZUM BULMAKTİR.

Tanrı Var mı dır?

Bir üniversite profesörü öğrencilerine su soruyu sorar;- Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı? Bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar.- Evet, her şeyi Tanrı yarattı! Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine ‘Evet efendim’ diye cevaplar.Profesör devam eder.- Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur. Çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de Tanrı şeytandır. Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör öğrencilerine bir kez daha Tanrı’nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur.

Bu arada başka bir öğrenci ayağa kalkar ve ‘Bir soru sorabilir miyim profesör’ der. Profesör sorabileceğini söyler.Öğrenci ‘Soğuk var mıdır’ diye sorar.Profesör; ‘Nasıl bir soru bu böyle, tabii ki vardır’ di ye cevaplar. ‘Sen hiç soğuktan üşümedin mi?’Öğrenci ‘Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur; yaşamda/ gerçekte biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler.

Örneğin, Absolute 0 (273 derece C) sıcaklığın kesin yokluğudur. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıkları mızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir’ der ve devam eder.- Profesör, karanlık var mıdır?- Tabii ki vardır.
– Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü karanlık da yoktur. Yasamda/ gerçekte karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekânın/uzayın ne kadar karanlık old uğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçerek! Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/ mekân için kullanılan bir kelimedir.

O zaman size son bir soru daha sormak isterim, efendim. Şeytan var mıdır?Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte cevaplar..- Tabii vardır. Açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir.Öğrenci itiraz eder.- Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrı’nın yokluğudur.

O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrı’nın yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan/ kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde hissetmediği zaman yaptıklarının bir sonucudur. O, aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk, ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.Profesör kürsüdeki yerine çöker ..Genç öğrencinin adı Albert Einstein’dir.

Özgürlük Heykelinin Bilinmeyen Öyküsü

Heykel, 19. yüzyılın ortalarında Türk toprağı olan Mısır’a dikilmesi maksadıyla Fransızlar tarafından hazırlanmış ama sonradan yaşanan bazı şanssızlıklar yüzünden Mısır yerine Amerika yolunu tutmuştu. İşin da ha da garip tarafı, heykelin masraflarının büyük kısmının, zamanın hükümdarı Sultan Abdülaziz tarafından bizzat ödenmiş olmasıydı.1880’li senelerde Fransa’da yapılan Özgürlük Heykeli’nin masraflarının büyük kısmının bizden çıktığını, projesinin New York’a değil, o yıllarda Türk toprağı olan Mısır’a dikilmek üzere hazırlandığını ve son anda yaşanan bir talihsizlik neticesinde Amerika’ ya gittiğini bilir misiniz?İşte, kaçırılan bu fırsatın kısa öyküsü:19. asırda Osmanlı İmparatorluğu’nun toprağı olan Mısır, yüzyılın ilk yıllarından itibaren Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ nın soyundan gelen ‘Hıdiv’ unvanlı valiler tarafından idare ediliyordu ve içişlerinde bağımsız hale gelmişti.

Mısır valileri, sadece yabancı memleketlerle imzaladıkları anlaşmalarla mali protokolleri padişaha tasdik ettirmekle yükümlüydüler ve İstanbul, bu gibi talepleri genellikle her zaman yerine getiriyordu.Mısır Valisi Said Paşa’nın Fransız mühendis Ferdinand de Lesseps’e 1854’te hazırlattığı ve Akdeniz ile Kızıldeniz’i birbirine bağlayacak olan Süveyş Kanalı projesi de onaylanmak için Osmanlı hükümdarına sunulmuştu. Projenin arkasında Fransa vardı ama İngiltere, Akdeniz’deki ve Hindistan’daki hakimiyetini sona erdirebilecek olan böyle bir hazırlığa karşı çıkıyor ve zamanın hükümdarı Sultan Abdülaziz’i, projeyi reddetmesi için devamlı bir baskı altında tutuyordu.Said Paşa, İstanbul’un tasdikini beklemedi ve 1854’ün 30 Kasım’ında Fransız mühendise projenin hayata geçirilmesi için gerekli şirketin kurulması iznini verdi.

Fransız sermayesiyle kurulan şirketin hisse senetlerinin tamamı satılınca İngiltere, Sultan Abdülaziz’e daha da fazla baskı yapmaya başladı ve hükümdar, Mısır Paşası’nın projesini 12 yıl boyunca onaylamadı.Mısır tarafı ise, İstanbul’un tasdiki gelmeden işe başladı ama Said Paşa 1863’te birdenbire ölüverdi. Yerine geçen İsmail Paşa ise Fransız değil, İngiliz taraftarıydı, bu yüzden iktidarının ilk yıllarında projeye gereken önemi vermedi ama daha sonraki senelerde Kanal’ın Mısır’a nasıl bir hayati değişiklik getireceğini farkedince işe o da dört elle sarıldı. Kazılar neredeyse tamamlanmak üzereyken Fransız hükümeti, Sultan Abdülaziz’e İngilizler’den daha fazla baskı yapmaya başladı. Sultan Abdülaziz, 1866’nın 19 Mart’ında yayınladığı fermanla Kanal’a izin verirken Kanal Şirketi ile Said ve İsmail Paşalar arasında varılan anlaşmaları onayladı, üstelik Mısır’ın kanal inşaatı için yaptığı dış borçları da devlet garantisi altına aldı ve kendisi de Kanal Şirketi’nin hisselerine oldukça yüksek bir meblağ yatırdı ASYA’NIN IŞIĞI OLACAKTISaid Paşa ile kanalın mühendisi olan Ferdinand de Lesseps arasında 1854’te varılan anlaşmanın çok ilginç bir maddesi vardı: Kanal’ın Akdeniz’e açıldığı yere dev bir heykel dikilecekti.

Heykel, firavunlar zamanının giysilerine bürünmüş bir kadın şeklinde olacak ve elinde ‘Asya’nın ışığının Mı- sır’dan geldiğini’ sembolize eden bir meşale tutacaktı. Sultan Abdülaziz’in ödediği paralar arasında yapılacak olan heykelin masraflarının bir bölümü de vardı.Paşa ve mühendis, eseri Fransa’nın tanınmış heykeltraşlarından olan Frederic Auguste Bartholdi’ye sipariş ettiler, hatta bir hayli avans da ödendi ve Bartholdi işe başladı. Dikileceği yerde monte edilecek şekilde parçalar halinde hazırlanan heykel birkaç sene sonra tamamlanmış, kanalın Akdeniz’e açıldığı yerde birkaç hafta içerisinde yerleştirilebilecek hale getirilmiş ve Marsilya’dan bir gemi ile Mısır’ a nakledilmesinin hazırlıklarına bile girişilmişti.Ama, Said Paşa’dan sonra Mısır’ın başına geçen İsmail Paşa, Müslüman bir memlekette böylesine büyük bir heykelin dikilmesinin halk arasında hoşnutsuzluk yaratacağını düşündü ve mühendis Ferdinand de Lesseps’e, heykelin Mısır’a getirilmemesi talimatını verdi. Mühendis’in Paşa’yı ikna çabaları neticesiz kaldı. Süveyş Kanalı 1869 Kasım’ ında dünyanın dört bir tarafından gelen davetlilerin katıldığı büyük ama “heykelsiz” törenlerle açıldı. Bartholdi’nin eseri ise, Mısır’da bu yaşananlardan sonra Paris’te bir depoya kondu ve tozlanmaya terkedildi.O yıllarda dünyanın bir başka tarafında, Fransa ile Amerika Birleşik Devletleri arasında büyük bir muhabbet yaşanıyor ve taraflar birbirlerine jest üstüne jest yapıyorlardı.

HEYKEL, AMERİKA YOLUNDA Paris’te kurulan Fransız-Amerikan dostluk grubunun lideri olan Edouard Rene Lefebvre de Laboulaye, Fransız Hükümeti’ni Amerikalılar’ın Fransa’n ın dostluğunu daima hatırlamaları için bir hediye gönderilmesi konusunda ikna etti ve hediyenin devasa bir heykel olması kararlaştırıldı. Heykel bir elinde hukuku simgeleyen bir kitap tutacak, diğer elinde de “Dünyayı aydınlatan özgürlüğün sembolü” olan bir meşale taşıyacaktı.Sipariş gene aynı heykeltraşa, Frederic Auguste Bartholdi’ ye verildi. Bartholdi’nin eseri zaten hazırdı, senelerden beri bir depoda beklemedeydi ve tek eksiği üst kısmında, yani elleriyle kollarında ve yüzünde bazı değişiklikler yapılmasıydı.Amerikalılar heykelin New York’un hemen girişinde bulunan ufak adalardan birine yerleştirilmesine karar verdiler. Bartholdi, kaidenin yerini görmek için New York’a gitti ve Paris’e dönüşünde yeniden işe başladı. Bakır ve çelikten yaptığı heykelin mühendisliği ilgilen- diren taraflarını Paris’e kendi adıyla anılan bir kule dikmiş olan Gustave Eiffel ile beraberce çalışarak tamamladı ve 1884 Haziran’ ın ilk günlerinde eserini

Fransız hükümetine teslim etti. Bartholdi heykelin yüzünü tamamen değiştirmiş ve metale annesi Charlotte’ in siluetini işlemişti. Birbirine monte edilecek şekilde yapılmış 350 parçadan oluşan heykel “İsere” adındaki bir Fransız gemisine yüklendi ve 4 Kasım 1885 günü New York’a ulaştı.
New York’ta, bu arada heykelin kaidesinin yapımı için bir bağış kampanyası başlamış, ilk bağışı Macar göçmeni olan, New York’ta ‘World’ adında bir gazete çıkartan Joseph Pulitzer yapmış ve kaide için 100 bin dolar vermişti. Macar göçmeni gazeteci, daha sonra gazetecilikte dünyanın en büyük ödülü sayılan “Pulitzer”in de isim babası olacaktı.Kaidenin inşasından sonra sıra heykelin dikilmesine ve resmi açılışa geldi. Bartholdi, New York’a yanına bu defa Süveyş Kanalı’ nın mühendisi ve heykelin fikir babası olan Ferdinand de Lesseps’i de alarak gitti ve 1886’nın 25 Ekim’inde yapılan törende eserinin açılışını bizzat yaptı.

Habib Baba

Habib Baba, 4.Murad devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarındandı r. Yaşlıdır,fakirdir, gariptir.Fakat Rabbinin katında da alemlere denk bir değerin sahibidir. Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul’a gelmiştir.Yolculuğ unun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider… Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak… Bedenini de ruhuna denk kılmaktır. Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.. ‘Bugün’ der, ‘Sultan Murad’ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan müşteri alamıyoruz.’ Habib baba üzülür… Rica, minnet eder, yalvarır… ‘Ne olursun’ der, ‘kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım. Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum.

Binbir dil döker.Hamamcı ehl-i insaftır… Dayanamaz… Kabul eder… Hamamın en sonundaki odayı göstererek … ‘Baba şu odada hızla yıkanıp çık, parada istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar.’ Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar… Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü fakirdir… Ama sadece görünümü… İkinci müşteri kılık değiştirmiş, 4.Murad’dır. O gün vezirlerinin topluca hamam alemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir. ‘Hele bir bakalım’ demiştir, ‘bizim vezirler, hamamda benden uzakta, kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?’ Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir. Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır.. . Hamamcı vezirler der almak istemez…

Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir… Habib babanın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar: ‘Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sende sar peştemali beline, gir yanına… Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın… Ve ekler: ‘Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler. ‘ Sonra 4.Murad da Habib babanın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır. .. Habib babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona… Allah hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tedbil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir… Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib baba yumuşak bir sesle konuşur:

Evladım’ der, ‘Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsade edersen bir keseleyivereyim. ‘ Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve bü yük bir haz duyar… Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir. Memnuniyetle Habib babanın önünde diz çökerken: ‘Buyur baba’ der, ‘ellerin dert görmesin’ Bu arada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4.Murad’ın sırtını bir güzel keseler… Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez.. Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir. ‘Baba’ der, ‘gel bende senin sırtını keseliyeyim de ödeşmiş olalım.’ Habib baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle; ‘Olur evlad’ deyip, sultanın önünde diz çöker.

Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar… ‘Baba’ der, ‘görüyormusun şu dünyayı… Sultan Murad’a vezir olmak varmış…. Bak adamlar içerde tef,dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi…’ Habib baba Sultan Murad’ın cümlesini tamamlamasına fırsat bil e bırakmaz, kendi hükmünü söyler… Sultan Murad’ın Habib babadan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir: ‘Be evladım’ der, Habib baba, ‘Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl Alemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murad’a keselettirir. ..